“Bütün aileler ana babalarını, çocuklarını icat ederler, her birine hikaye, bir kişilik, bir yaradılış, bir kader hatta bir dil biçerler.” diye başlar Edward Said, o hüzünlü “Yersiz Yurtsuz” kitabına. Hüzünlüydü elbette. Bu satırları yazdığı sırada hastalığının ölümcül olduğunu biliyordu. Uzunca bir süredir de tedavi görüyordu. Kitabını yazdıktan yaklaşık 4 yıl sonra gözlerini hayata yummuştu. Onun için bu kitap “büyük ölçüde yitik ya da unutulmuş bir dünyanın çetelesi”ydi. Yitik ya da unutulmuş bir dünya… 90’lı yılların başında doğan biri için, kendisinden bahsedeceği bir metne bu şekilde bir giriş yapması hiç şüphesiz fazlasıyla nihilist bir tavır (belki de bir duruş) olarak görülebilir. Her birimiz ölecek yaşta iken kendimden bahsetmenin gereksiz oluşu kaplıyor dört bir yanımı. İlla bir şeylerden bahsedilecekse son satırlarımmışçasına yazmaya yelteniyorum, ağrıma gidiyor, elim varmıyor kaleme. Elimden çok da bir şey gelmiyor. Düne dair ne varsa unutulmaya yüz tutmuş anılara dönüşüyor, yitiriliyor. Yersizleşiyor, yurtsuzlaşıyor. Said’in ruh haline bürünüyorum çoğu zaman ve kendimi “büsbütün kişiliksiz, ürkek, kararsız, iradesiz” buluyorum. Ve “her koşulda, bunların tümüne baskın çıkan his, kendimi bildim bileli yersiz yurtsuz olduğum. “Yersiz ve yurtsuz olmak. Kelimenin tam anlamıyla budur halet-i ruhiyemiz. Fikren ve zikren, hayatın her alanında. Sınırları günden güne aşınan ve yaşı yeterse şayet ortalıkta bir zaman sonra hiçbir sınır bırakmayacak bir yersizlik hali.

“Hakkımda” metinlerini yazmak zordur. Hele ki bu ruh hali içinde biri için. Falanca yerde doğmuş, filanca yerde okumuş ve kitap kapaklarının klişe laflarından olan “… İyi derecede İngilizce bilmekte olan yazar evli ve 3 çocuk babasıdır.” şeklinde biten kelimeler yığınını metin olarak adlandırmayan biri için hele. Onlara “kronoloji” deniyor ve Cemil Meriç “Aptalların tarihi” diye tanımlamıştı kronolojiyi. Kronoloji ile işimiz yok. Peki o halde insan kendisinden nasıl bahseder? Böylesi bir zorluk nasıl aşılır? Aslında soru bu değil. Aşılma niyeti var mı? Sanmıyorum…

“Neresi sıla bize, neresi gurbet?” diyor şarkıda. Peder Bey’e sormuştum, kendince bir yanıtı vardı. Bana sordu, “yok” demiştim. Bizim neslin bir özelliği sanırım; bir sılası veya bir gurbeti olmamak. Bizden önceki nesillerle kıyaslandığında (hep bir başkası ile kıyaslama durumu vardır) en büyük farklardan biridir herhalde, sılası ve gurbeti olmamak. Tıpkı Said’in yersiz ve yurtsuz oluşu gibi. “Sizin derdiniz de yok ki?” dedi, “amacınız da yok” diye devam etti Peder. “Boşver” dedim. Düzen, alışılmış hareketler, nizama oturmuş eylemler silsilesi idi önem arz eden onlar için. Bunlar benim için pek de mühim değildi. Düzensizlik içinde bir düzen kurabilmekti mesela asıl önemli olan ya da hiç beklenmedik hareketler, aksiyomlar. Sılası ve gurbeti olmayan adamlar işte, dert daha ne kadar olabilirdi ki… Halbuki Bauman’a göre oyunu kısa tutmak demek uzun vadeli taahhütlerin farkında olmak demekti. Bir şekilde “sabitlenmeyi” reddetmek demekti. Mevcut konaklama ne denli hoş olursa olsun, bir yere bağlanıp kalmamaktı. Yaşamını tek bir mesleğe bağlamamak. Hiçbir şey ya da hiçbir kimseye bağlılık yemini etmemek. Geleceği kontrol etmemek fakat geleceğin ipotek edilmesini reddetmek. Oyunun sonuçlarının oyunun kendisinden fazla yaşamamamasına dikkat etmek ve böyle sonuçlar olduğu zaman da bunların sorumluluğunu üstlenmemek.. Bugünün geçmişle olan ilişkisini kesmekti. Kısacası, bugünün iki ucunu da keserek onu tarihten koparmaktı. Şimdiki anların gevşek bir birlikteliği ya da keyfi bir ardışıklığından başka her türlü zaman biçimini kaldırmak ve zamanın akışını süreğen bir şimdi şeklinde dondurmak…

Düzensizlikten yeni bir düzen oluşturmuş biriyim. Bu düzen dediğimiz şey temiz olma, dağınık olmama hali değil elbette. Zihnen ve fikren. Fikren düzensiz olma halini de önemsiyorum. Bir yere takılıp kalmamanın yolu başka yerden geçmiyor. Sorgulamayı hayat felsefesi haline getirebilmek. Büyük sorular sorabilmek mesela. Ve bu soruları sorabilmenin verdiği o enfes lezzet. Ulrich Beck bundan bahsediyordu; gündelik yaşamın “büyük sorular” sayesinde zorla susturulan ayrıntılarını sevmek. Büyük sorular sormak kimilerine göre hadsiz davranmaktır. “Hadsizlik” dediğiniz şey Türkiye gibi bir ülkede çoğu zaman bir tabuyu yıkmaktır. Ki bu; en sevdiğimdir. Tabuları yıkmak… Tabusu olan insanı kırmayı göze alırcasına yıkmak. “Zalim ve kırıcı oluyorsun” söylemlerine çok da kulak asmamak. Hem en sevdiğim huyumdur; tüm “ahlak polisi” kesilme hallerine rağmen, birini çok kolayca hayatımdan silebilme gücümün her daim olması. Bu ülkede yaşamak farklı melekeler geliştiriyor insanda. Neyse. Sorgulamak diyordum. Bir taraf anlayabilsin diye “Hiç akletmez misiniz?” sorusu diyorum. Modern uygarlığımızın sorunu diyordu Bauman, kendini sorgulamayı bir yana bırakmış olmak. Belli soruları sormamak, gündemi işgal eden sorulara yanıt bulamamaktan daha tehlikeli sonuçlara gebedir; yanlış sorular sormak ise çoğu kez gözlerin gerçekten önemli meselelerden başka yönlere çevrilmesine hizmet eder. Sessizliğin bedeli insan ıstıraplarıyla ödenir. Kader ile hedefe ulaşma, sürüklenme ile yön belirleme arasındaki farkı yaratan, nihayetinde, doğru soruları sormaktır. Hayat tarzımızın güya sorgulanamaz öncüllerini sorgulamak, denebilir ki, kendimize ve insanlara borçlu olduğumuz en acil hizmettir.

Sabaha kadar konuşabilirim, bu ülke insanları karşısında da. Zira bu insanlar, karşısında yalnızca konuşma yapanlara alışkın ve hatta seviyor da bu hâli. Ben de konuşmayı severim ama sonuç? İncir çekirdeğinin hacmini doldurmuyorsa bunca gürültü neden? Neden bunca deli cesareti? Delinin cesaretine sahip olmak ve bunu pratiğe dökmek kolay. Ya zor olan ne? Kendini cesur görememek. Ve bu hâl içinde iken bir şeyler yapabilmek, üretmek. Hrant’ın ölmeden önce yazdığı son yazıdaki gibi bir “güvercin tedirginliği” içinde olabilmek. Bu tedirginlik ve korkaklık halini sarıp sarmalamak. Nuri Bilge Ceylan’da bulduk tam da burada kendimizi. Diyordu ki; “İçten baktığım zaman kendimi çok cesur görmüyorum, tam tersine çok korkak görüyorum. Onu da söylemem lazım. Sinema bir anlamda da korkuyla yapılan bir şey. Attığım her adım korkularla ve endişelerle de yaratılıyor. Daha sonra birisi cesaret diye de nitelendirmiş olabilir ama aslında süreç öyle işlemiyor. Sinema cesaretle yapılan bir şey değil bence, tam tersine sorular, korkular, kaygılar, zayıflık, yalnızlıkla yapılır. Bir sanatçının yalnızlık hissettiği için üretim yaptığını düşünüyorum. Benim için de en büyük meselelerden biri o. O korkunç yalnızlıktan kurtulmak için biraz…

Çuvaldızı kendime batırmadan insanlar üzerine konuşmanın verdiği dayanılmaz hafiflik. Sanırım bunu hiç bir zaman bırakmayacağım, bırakmayacaksın, bırakmayacaklar. Olsun.

Sosyoloji. Bizlerin bir laboratuvarı yok. Tam da bu yüzden “toplum” bizim için bir laboratuvar. Bu durumu seviyorum. Zira baktığımız, içine girebildiğimiz, sesini duyabildiğimiz her taraf bir malzeme. Birileri bu bakışa ahlaksızlık dese de… Sonuna kadar olması gereken. Herkes ahlaklı olacak değil ya? Hem senin gibi ahlaklı olacaksak… Neyse. Bak ne diyor Cioran; “İnsanlar onlara dair genel düşüncelerimi test etmeme yarayan birer kobay, birer denek gibi artık. Haklı çıktığımı gördükçe de bu değişmeyecek. Size acı gelebilir, bana huzur veriyor. Vermeli. Nuh’ta geleceği okuma yeteneği olsaydı, hiç şüphesiz gemisini batırırdı.” Bir de kendimi tanıtırken hiçbir zaman “sosyolog” demeyeceğim. Titr sahibi olsam bile. Okur olmak yeterlidir.

Bir hayatı anlamlı kılan en önemli şeyin soru sormak olduğunu düşünüyorum. Soru sormak, rahatsızlık vermek. Rahatı bozacak sorular sormak. Sosyoloji ile yolumuz belki de burada kesişti. Anthony Giddens, sosyolojinin tanımı üzerine yoğunlaşırken yapmak istediği şeyin, sosyolojinin, ister istemez yıkıcı bir niteliği olduğu görüşünü savunmak olduğunu dile getirmişti. Sosyoloji yıkıcıdır. Eleştireldir. Sorulmayanı sormak zorundadır ve herkesin baktığı yerden bakmamalıdır. Giddens’ın sosyoloji hakkında dikkat çektiği noktayı Bourdieu’da da görüyoruz. Bourdieu, “Eğer sosyolog her zaman biraz rahatsızlık veriyorsa, bunun nedeni, bilinçsiz kalınması yeğlenen şeylerin bilincine varmaya zorlamasıdır.” der. Ve Bauman da bu konuda zihin açıcıdır; “Alışkanlıkların ve karşılıklı olarak birbirlerini pekiştiren inançların hükmü altındaki bu bildik dünya ile karşılaştığında, sosyoloji herkesin işine burnunu sokan ve sıklıkla sinir bozucu bir yabancı gibi davranır. Sosyoloji “sakinler” arasında kimsenin bırakın yanıtlamayı, sorulduğunda bile hatırlamadığı sorular sorarak rahat ve sessiz hayat tarzını bozar. Bu gibi sorular belli olan şeyleri bulmacaya dönüştürür, bildik olanı bilmedikleştirir.”

Herhangi bir cemaat, tarikat liderinin kulu olmak ile herhangi bir parti liderinin kulu olmak arasında fark yoktur. Her ikisi de başkalarının rüyalarına nesne olmaktır Özgür Taburoğlu’nun dediği gibi; “Başkalarının rüyası, algı yönetiminin nesnesi için çoğu zaman bir karabasan gibi deneyimlenir. Çünkü başkasının keyfi tarafından düzenlenmiş bir zaman ve mekâna kapatılmıştır. Ama kendi arzuladığı, istediği, düşündüğü, düşlediği gibi bir dünyayı yaratmaya dair bir istenç ortaya koyamadığında, elindeki tek dünya görüsü/görüşü de bu olur. Hiçbir şeyin tek başına kurulmadığı fikrinden uzak şekilde, güçsüzlüğünü aşmak için, kendisi gibilerle bir araya gelmeye çalışmadığından, birbirine benzer arzular, inançlar, çıkarlar ya da vicdanlarla temellenen mümkün bir başka dünyanın taslağını yaratamaz olur. Bu şekilde algı yönetimine yenik düşen, biraz da kolaycılıktan, kendisine daha dar ya da bol gelen bir dünya halini kabullenir.”

Müslümanlar kardeş değildir. Kutsal metinden örnek vermek bu durumu değiştirmez. Hristiyanlar da, Museviler de, Kaodaistler de… İnsanlar aynı dine, mezhebe, ırka, etnik kökene ve ideolojiye sahip diye kardeş olmaz. Kardeşmiş gibi de davranmazlar, davranmalarını beklemek safdillik olur. “Ümmetin kardeşliği” sloganları ile yola çıkanların samimiyetleri ciddi manada sorgulanmaktadır. Din, ideoloji ve etnik köken üzerine kurulu tüm davalar artık boştur. Özellikle din başta olmak üzere tüm bunlar bugünün insanında hiçbir şekilde aksiyom oluşturmamaktadır. Bunları elinin tersiyle iten insan sayısı günden güne artmaktadır.

Söz Levent Kavas’ın: “Bir gün bu kopkoyu faşizmden sağ çıkarsam kendime ne söyleyeceğim? “Gördün mü bak, hepsi geçip gitti. ‘Hayır’ demedin, doğ­ru, ama ‘Evet’ de demedin. Susmakla, direnişe katılmış bile sayılırsın. Üstelik belki de en onurlu, en etkili direniş biçimiydi seninki. Her yerde hep baskın olmak isteyen erki yok saymaktan daha güçlü bir karşı koyuş olabilir miydi?” “Peki, düpedüz korktun. Canını sakınmak, çoluğunu çocuğu­nu esirgemek, ananı, babanı, kardeşini düşünmek zorundaydın. Geçinmek zorundaydın, onun için iyi geçindin, ne var?” “Sen sınıfının sıradan tepkileriyle davrandın. Bağış­lanmasa da açıklanabilir bir durum.” “Yapayalnızdın. Seslendin ama işiten çıkmadı. Elinden başka ne gelirdi?” “Ayrıca hangi birine karşı koyacaktın? ‘Bir, iki, üç, daha çok faşizm’den birine diklensen ensende öbürünün soluğu. Köşende sessizce oturup kazananla son oyunu oynayacağın günü beklemek en doğrusuydu.” Bir gün bu kopkoyu faşizmden sağ çıkarsam kendime ne söyleyeceğim? 1933’te Freiburg’da ‘Alman Üniversitesi’nin Kendini Evetlemesi’ üzerine bir söylevle rektörlüğe başlayan Martin Heidegger gibi “İşbirliği yapmadım” mı diyeceğim? Yıllarca ltalyan radyosunda Mussolini’yi öven Ezra Pound gibi “Ben yalnızca anayasayı savundum” mu diyeceğim? Almanlarla işbirliğini savaşın sonuna dek sürdüren Pierre Drieu La Rochelle gibi “Biz yenildik, kendim için ölüm cezası istiyorum” mu diyeceğim? 1942’den önce yazdığı Yahudi karşıtı yazılar önüne konduğunda, “Bakın bunlar da vardı” diye gözden kaçanları da anımsatan Maurice Blanchot gibi “Yazdıklarımın bağışlanır yanı yok” mu diyeceğim? Bugün, bu kopkoyu faşizmin ortasında kamuya ne söylemeliyim? 1940’ta Pireneler’de canına kıyana dek Avrupa’yı bırakıp gitmeyi içine sindiremeyen Walter Benjamin gibi “Burada savunulacak konumlar var” mı demeliyim? Fransa’da ölüm cezasının kaldırılması tartışılırken görüşü sorulduğunda Jean Genet’nin söylediği gibi “Beyazların içişleri beni ilgilendirmez, ben Cezayir’de yaptıklarına bakarım” mı demeliyim? Bertolt Brecht’in ‘hekim’ meselindeki gibi “Hastalık varsa ben yalnız hastalıktan söz ederim” mi demeliyim? Michel Foucault gibi “Ben yalvaçlığa soyunmak istemiyorum; lütfen oturun, söyleyeceklerim önemli” mi demeliyim? ‘Alman lşçi Partisi İzlencesine İlişkin Çıkmalar’ın sonunda Marx’ın yazdığı gibi “Söyledim, ruhumu kurtardım” mı demeliyim? Ya sus kurtul, ya söyle kurtul. Demek ‘can’la ‘ruh’ böylesine uzak biribirinden. “Faşizm söylemeyi yasaklamak değil, söylemeye zorlamaktır” demişti Barthes. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’ndaki Andronikos gibi ölene dek konuş­mak mı benim cezam, yoksa şimdi konuşmayıp ölene dek susmak mı? “Her zaman doğruyu söylemek gerekirse de doğruyu her zaman söylemek gerekmez” mi? “Doğanın bana verdiği bu ödülden çıldırıp yitmemek için” birbiriyle konuşan iki insan gibi mi kalacağım, yoksa Deli Dumrul’a uyarak “Alacaksan ikisini birlikte al, bırakacaksan ikisini birlikte bırak” mı diyeceğim? Dixi, sed non – Söylemek kurtarmıyor. Yine de bir gün bu kopkoyu faşizmden sağ çıkarsam kendime okkalı bir sade kahve ile bir nargile söyleyeceğim…

Bauman diyor ki; “Dünyanın karmaşıklığını düzgün ve kapsamlı bölümlere sığdırmak için yapılan hiçbir girişimin başarılı olma ihtimali olmadığı için, müphemliğin yenilgiye uğratılması özel güvenlik arayanların çektiği eziyetin durdurulması olası değildir. Açılan kartlar tam tersini göstermektedir: Dünya arzusu ne kadar yoğun, düzen kurma çabaları ne kadar çılgınca olursa, müphem kalıntıların hacmi o kadar büyük ve onların yaratacağı endişe o kadar derin olacaktır. Kişinin kendisini ileriye doğru itme ve kendi kendini yenilgiye uğratan bir etkinlik içinde geri teptikçe, düzen kurma çabasının sonuca ulaşması için pek az şans vardır.”

“… Kül rengi elbisesinin içinden sahte bir peygamber yalandan da olsa elini uzatmadı bana, davet etmedi beni cemaatine. Yoldan çıkmış melekler bile kucak açmadı. Yılanlar dâhi aforoz ederdi sürülerinden. Kulsuz bir tanrı kadar yalnız ve bir başıma kalırdım… Şeyhi ve müridi olduğum tarikatlar çarmıhlarda beni var ederlerdi tekrar tekrar, Veronika’nın kanlı mendiline sürerdim gözlerimi hep… Paslı bir hıçkırıkla kurtlar gibi uluyup durdum epey zaman, deliliğin ustası kaldım…” / Rênas Jiyan

Çekip gitme heveslerimiz vardı. Heves diyorum, zira o yıllarda yeni bir dünyaya görme, tanıma merakıydı. Amerika idi çoğu kez. Oynadığın oyun, izlediğin çizgi film bile orada olunca normaldi. Öyle ya macera dolu Amerika idi. Sonra peyderpey bu heves zorunluluğa dönüşmeye başladı. Zira temel meselelerde dahi uzlaşamamış bir kitle içinde -toplum demiyorum özellikle- yaşamaya çalışıyorsun, ayakta kalmaya… Ve bir gün o varolan ezeli mesele su yüzüne çıkıyor, öteki oluyorsun. İlmek ilmek dokunulan bir sinsi bir sürecin sonunda bir sabah uyandığında öteki olduğunu görüyorsun. Bu ülkede yaşamanın en büyük göstergesidir, bir gün herkesin öteki olacak olması. Tam burada Ahmet Çiğdem çıkıyor karşıma: “Öteki’nin kaderi böylelikle aslında bir ikilem tarafından belirleniyordu. Aydınlanma’ya karar verdiğinde, bu yükü taşıyacak toplumsal ve entelektüel donanımın olmaması nedeniyle “yuvadan erken ayrılan kuş serüveni” yaşamak zorunda kalıyor; bu donanımın oluşmasını beklediğinde, kendisini tüketen ya da tüketilen bir Aydınlanma’nın patolojilerine, elbette Aydınlanma adına ve onun yerine, teslim oluyordu.”

Ve bu ülke insanı için söylenebilecek yüzlerce şeyden birini dile getirebilirim Richard Sennett’ın tabiri ile; merhamet yorgunu. Sennett’a göre merhamet yorgunluğu; sürekli acı verici gerçeklikler karşısında sempatilerimizin tükenmesini ifade eder. İşkence kurbanları, vebayla dünyadan silinen insan yığınları, Holocaust’un vahşi boyutları gibi şeyler duygularımız üzerinde öyle çok talepte bulunur ki, sonunda herhangi bir şey hissetmekten vazgeçeriz. Merhamet, sonunda yanıp biten ateş gibi tükenir. Ve o mühim soruyu sormadan edemez; “Diğer insanlar ne kadar hürmete layıktır?”

İnsan, yapıp ettikleri ile vardır ve bu var olma hâli, insanın en kıymetli itirazı ve mücadele biçimi. Gelip geçici olanın, kalıcı olma sevdası ve “ben de varım” diyebilmesinin getirdiği onca şeyi ben bir itiraz olarak görüyorum. Bu itiraz mutlak manada bir yaratıcıya veya yaratıcı figürüne değil de bulunulan, kaplanılan yer etrafındaki hemen hemen her şeye bir itiraz.

Birçok kez şöyle düşüncelere daldım; en alâsı bile geldi, binlerce sayfalık kitaplar yazdı, fikirleri ciddi değişim, dönüşümlere sebep oldu, 300 yıldır bir şekilde adından söz ettiriyor. Ama öldü ve gitti (Burayı ve buradan sonraki kısımları veya bunun tamamını din, allah, tanrı gibi mevzulara bağlayacaksan, zihin dünyanda böyle şeyler belirdiyse beni listenden çıkar dostum). Yani mesela hiçbir zaman Marx, Weber, Sartre, Kant vs. olamayacağını bile bile yazıyor olmak bana çoğu kez acı veren ve yer yer de komik bir durum gibi geliyor. Yani kayda değer ortaya ne koyacaksın ki başka. Yazılmış olanın aktarıcısı olmaktan başka neyiz ki diye düşünüyorum çoğu kez. Ama öte yandan da bu bir itiraz meselesi diyorum. Yapıp ettiklerimle varım, iyi kötü, az çok. Üç satır da yazsan, yazdığınla, ürettiğinle, ortaya koyduğunla varsın diyorum. Toparlıyorum sonra kafayı, itirazını ortaya koy diyorum. İtiraz et.

Bu git-gelleri çoğu kez yaşadım ve yaşayacağım, son olmayacak biliyorum. Ama kubbede bırakılacak olan hoş sadanın bu itirazlar olduğunu düşünüyorum.

İtirazlarım kadar varım. Çırpınışlarım, kaygılarım, tedirginliklerim ve heyecanlarım hepsi de bundan.

Dünya bir hengâme. Ve insan yeni ulus devletler kurma yolunda bir sınırı silip bir başka sınıra dahil oluyor gibi gözlemlense de her başkaldırış, talep edilen her bağımsızlık, terkedilen her şehir, kurulmaya çalışılan her yeni hayat aslında paramparça olmuş hayatlarımızın en ufak zerresinden yepyeni bir soluk yaratma ve kendini bulma girişimi, çabası olarak çıkacak karşımıza. Bunu başarabilenler, kendinde bu cesareti bulabilenler, belirli sınırlar ve gelenekler, kurallar içinde yaşıyor gözükseler de yersiz, yurtsuz ve kimliksiz olacaklar… İşte o zaman farkına varacağız hikâyelerimizin aslında daha yeni başladığını.

25 yıl sonra hikayesini yeniden yazmaya başlayan bir adamın sessiz ve samimi satırlarıdır.


Hayat akışkan.
Bu metin sürekli güncellenmekte.
Son güncelleme: 30 Eylül 2017

Bu metin sarmadı, bildiğimiz rutin olana gel dersen, buyur Diğer Mesele.

Site Footer

Sliding Sidebar

Sosyal Medya